genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2010

Küçük Dokunuşlar // tanıtım

Sevgili okurlar; blog camiasına yakın zamanda katılmış bir arkadaşımızı -sınıfa yeni gelmiş öğrenci modu:P- sizlere takdim etmekten gercekten büyük bir heyecan duyuyorum. çünkü şu sıra yazarlar bloglarını bir bir kapatıyorlar. bu da haliyle sıkıcı bir ortama sürüklüyor hepimizi. blog kuraklığı (?!) yaşadığımız şu sıra, küçük dokunuşlar'ı keşfetmiş olmak gerçekten mutluluk veriyor bana. Kalemini beğendiğim, iyi yazıdan da anladığını düşündüğüm arkadaşım hoşgeldin aramıza.

Seninde yazdığın gibi; insanlık için küçük ama bizim için büyük gün hayırlı olsun. :))

20 Ekim 2008

uykuya dalamadan önce..

Yine uyuyamadığım gecelerden bir tanesi.. herkes bir koldan uyutmaya çalışıyor; ev arkaşlarım kahve içmiyeyim diye etrafımda cirit atıyorlar, diğerleri arayıp bin türlü ninni söylüyor welan.. ı ıh yine olmuyor, yine uyuyamıyorum. artık korkmaya başladım, ilerde hoş şeyler olmayacak bu uyku problemim yüzünden. pff. uyumak yerine abuk sabuk aktivite olayına girdim tabii. inceden de "bakarsın uykum gelir lan!" düşücesini barındırıyorum. neyse..

bu ara "tüm zamanların en agresif kaplumbağası" tadında gezdiğimdendir herhalde hep bir istek hali, yaa bu da olsun tavrı içindeyim. mesela kendi çapımda bir liste oluşturdum, bakayım ne kadar abartmışım bu istek halini diye.

ve...

gerçekten çığrımdan çıktığıma karar verdim.. evet, dayaklık olmuşum.. zira listeye bir göz atarsanız, sizde ne demek istediğimi anlayacaksınız canım okurlar.. korkmayın, ayıplamayın zira bunlar "hiç bir şeyden mutlu olmayan gacı" tripleri değil, bir nevi "yapacak şeyleri olmadığında saçmalayan gariban" nidalarıdır. anlayışınıza sığınıyorum gece gece..

hmm...şeey..hmm..aa..şey istiyorum ben?!? şey ya?!
SİHİRLİ DEĞNEK
evet.. en büyük dileğim budur.
(oha! ilk tokatı burda yemeliydim işte..)

O sihirli değnek ile de şunları yapacağım;

*sevdiğim insanların hiç bir şekilde hasta olmamalarını sağlardım.özellikle küçük bro'mun. =(
ve şu hayatta sevdiğim tek insanın beni dinlemesini, anlattıklarıma inanmasını mümkün kılmak için bişiler yapardım.
sonra o sihirli değnekle; dünya barışını sağlar, açlığı ortadan kaldırırdım.

(bencilliğe bak..)

bunların dışında istediklerim çok genel şeyler..

* saçlarımın boyası hiç akmasın istiyorum.. daha yeni cila attım..
kızıllarım öyle güzelsiniz ki =P

*okulum artık bitebilir mi?! içim dışım ingilizce oldu!


*
steve maiden ve prada komple benim olmalı! anlatabiliyor muyum? =P

*
galatasaray hiç yenilmesin, hep şampiyon olsun! nasıl yendik trabzon'u ama..
ehehe =)

*bir oda dolusu çikolatalı pasta!

*bahçeli ev.. 2 erkek çocuğu bir de sevdiceğimi istiyorum ama?! sorun mu olur ki acaba? =)

*tabuları kırıp, ben evlenme teklifi ediyim?! (yalan,valla yalan!)

*gönül ister ki ünlü bir romancı olayım (!) ama madem olmuyor onun yerine anaokulu açayım bir adet. en temizi bu, evet.

budur.
ne mutlu ki mor çatı'nın kapıları herkese açık! =)

agresif insanlar için dipnot: 15 yaşında çocuk değiliz tabii bizde biliyoruz hayaldir bazı şeyler..
sıçmamak lazım içlerine..





11 Ekim 2008

annneeeeeaaaaa!

oo şet.
grip oldum.

nefret ediyorum grip welan olmaktan. kaç gündür direniyordum, yataklara düşmemek için.
olmadı arkadasım. yemedi.

çok çılgın bir baş ağrısı, kesintisiz hapşurma efekti ve yaşlı gözlerle; kurtulmayı bekliyorum şu illetten.. salgın var aman diyim dikkat edin. ağlanmayın sonra benim gibi.

c fitamini neyin bişiler alın bol bol. yazıktır genç bünyelere..

ayrıca; gün içinde aldığım kafein miktarından dolayı uyuyamıyorum lan.
biri beni sallasın.
plis.
sebgilim?!
anneaaa?!
komşular?!

yetişin..

10 Ekim 2008

Love is a Battlefield

Kadın diyor ki: Benim iki ruhum var. Biri modern, biri ilkel…Modern olanı özgürlüğüne saygı duyuyor, öylesine incelikli, öylesine anlayışlı ki.

İlkel olanı seni yalnızca kendine istiyor, paylaşmayı reddediyor. Kimin aradığı belli olmayan her telefonda sıçrıyor, en ufak bir parfüm değişikliğinde karalar bağlıyor. Rüyanda bir kadının seni öptüğünü, iki kolun boynuna dolandığını düşünüp bir cinayet planlıyor.

2500 yıllık köklü bir eğitim almış olsam da, sen aşkın o hayvansı, ilkel yanını benden söküp atamazsın. (special thanks to aga for this pic- from polish wedding album-)

Erkek diyor ki: Kollarında bin kez tatmin olsam da, kendimi başka kadınları baştan çıkarabilecek güçte yırtıcı bir hayvan olarak görüyordum. Bu evden her an çekip gidebilmeyi umuyordum. Sadakatsiz olmayı arzuluyordum.

Benim de iki ruhum vardı. Gerçekle yetinmeyi bilmeyen, ona hayranlık duymayı beceremeyen.

Seni ne kadar sevdiğimi söyleyemiyordum. Evliliğimizin en büyük serüvenim olduğunu itiraf edemiyordum.

Éric Emmanuel Schmitt

15 Ağustos 2008

İyi sevgili olamayan erkekler...

Vatan gazetesi yazarlarından Reha Muhtar'ın, 5 Ağustos'ta ki "iyi sevgili olamayan erkekler" yazısı,neredeyse tüm arkadaşlarım tarafından -ibnelik olsun diye mi yapıyorlar, bilmiyorum- mailime atılmış. Kendisini pek sevmem, şahsi kanaatim adamın da pek sağlam ayak olmadığı yönünde, neyse.Ama bu yazısı gayet mantıklı geldi bana. Ama burdan mailleri yollayan arkadaşlarıma da dönüp kendi kıçlarını toplamalarını söyler, bizzat sağlı sollu öperim. kasjd! (yerim len.. =) )

....
Her nedense hiçbir erkek kondurmaz kendisine “iyi bir sevgili olamadığını...”
Kartaloz zamparalar “benden iyi koca değil, iyi sevgili olur” türünden vecizeler yumurtlarlar ki, etraftaki dişilere mesaj yollasınlar...
Mesajın meali şudur:
“Siz benim evli olduğuma bakmayın... Ben iyi sevgiliyimdir...”
Oysa etrafta bu kadar iyi sevgili olan erkek olsaydı, bu yalnız kadın, kankaları kadınlarla baş başa kalmazdı...
Ben yıllardır duymuyorum hiçbir kadından şöylesine bir söz:
“Bir erkek arkadaşım var... Öyle iyi bir sevgili ki... Öyle mutluyum ki...”

...


Bu kadar güzel ve yalnız kadın “etrafta iyi bir sevgili yok” diyorsa, bu adamlar kendilerini nasıl iyi sevgili olarak sıfatlandırıyor...
Esasen erkeğin iyi bir sevgili olabilmesi için, “erkekliği oturmuş tam bir erkek gibi olması gerekir...”
Ayrıca bu da yetmez...
Kafasında karşısındaki kadını sevgili diye oturtması gerekir...
Takılmakla sevgili olmak aynı şeyler değildir...
Erkekler takıldıklarını sevgili zanneder...

...


Kadınlar ise, kendilerini düşüneni, arayıp soranı, gerektiğinde kollayanı, hatta kendisini sevip kıskananı sevgili olarak bellerler...
Kadınların sürekli oyunlar icat etmelerinin nedeni erkekleri sınamaktır...
Bir başka erkekten bahsederler, gözlerinin ucuyla kendi erkeklerini süzerler...
“Bakalım kıskanacak mı?”
Kıskanıyorsa, önemsiyor demektir...
Kıskanmıyorsa kadın yerine koymuyor takılıyor anlamına gelir...

...


Durup dururken çok da mantıklı olmayan bir şey yapmasını isterler erkeklerinden...
Yapıyorsa “beni önemsiyor” diye düşünürler...
Yapmıyorsa, depresifleşirler...
Kadın oyun oynayacak erkek arar...
Arar ki, erkek kendisini seviyor mu önemsiyor mu anlayıversin...
Oysa bugün yalnız ve güzel kadınlar “oynayacak erkek” bile bulamıyorlar...
Çevrelerindeki erkekler “oynanacak pozisyona bile gelmiyorlar...”
İyi sevgili olurlarmış...
Hadi canım sen de...
Şu anda oyun bile oynanamıyor zat-ı alileriyle...


....

p.s: bold ile yazılan yerler benim fikrim değil. tribal bir yazı olarak algılanmasın.. yazının orj. hali bu.

12 Ağustos 2008

It's in the blood

Daha önce onun hakkında yazdım. Hakkında yazdığım-yazabildiğim nadir insanlardan o. Sigarasını soğuk seven, rakı insanı.. Kendi hakkında da bir şeyler okumayı seviyor, biliyorum. Bu yüzden, onun dünkü doğum günü şerefine, anı defteri ve günlük şeklinde kullandığım şu blog'a bir şeyler karalamak istedim.

Eski erkek arkadaşım bir yerlerde, kendi hayat görüşüyle bağdaştırdığım şöyle bir cümle kurmuş; "i can see clearly now.." diye. İşte zehra konusunda kafamda dönüp duran cümle tam olarak bu.

Şu son 2-3 günde dostlarımla yaşadığım olaylar, söz konusu olan muhabbetler beni zehra yönünde daha da aydınlattı. Acemice yaşadığım şu hayatta en az yalanla paylaştığım dostluk onun ki.. Her zaman kaçış yolu olarak sarıldığım beyaz yalanlardan nasibini en az alan insanlardan. Hayatımda tutmayı başarmam gereken biri..

Hep kaygan bir zeminde can çekişen hayatını, benim nasıl yaşamam gerektiğini bilemediğim hayatımla harmanlayıp renklendirebildi kendileri.Bu sebeble, şuan ciddi zorluklarla yürüttüğümüz dostluğumuz; hayallerimizde, zehra'nın eskişehir'de ki yurt odasında kendine yer buluyor. O pc başında beni darlamak için şarkı seçiyor, ben cam kenarında elimde bir duble rakıyla "seviyorum ama arkadaşım" nidaları atıyorum. Ve kadehlerimizi sevdiklerimize kaldırıyoruz. Hayallerimizde ki bir başka yerde yine içiyoruz tabii. -her zaman yaptığımız gibi- ben dans ediyorum, o buna yanaşmadığı için bir kenarda durmuş gülerek bana tempo tutuyor. Ama en güzelinde ise; yanlız o. Çatıya çıkmış lanet, yine içiyor. O güzel havada "without you" dinlerken, tek eksiğinin ben olduğumu düşünüp mesaj atıyor.

Ve onun yaptığı gibi bu akşam da ben onun şerefine içiyorum. Belki çatıda oturup hayatı sorgulamıyorum, ama "in the blood" dinleyip "hiç çıkma hayatımdan, efsane olalım" diyorum.
Onunla yaşadığım her "net ve efsane" anıya, dakikalara içiyorum. Bazen güzel şeylere içmek gerekiyor değil mi?

Nice senelere konyalı. Hayatı dilediğimiz gibi ve birbirimizin hep en yakını olarak yaşamak adına, sıradaki şarkı muse'dan "hysteria". İbo, mahsun ve tabii ki özcan için.. =)

10 Temmuz 2008

annecim, bas git!

periodik olarak çileden çıktığımız için, bugün evde olan temizlik curcunası bizi hiç mi hiç etkilemiyordu. taa ki ben temizlikçi teyzeyi ayartıp, işinden alıkoyana kadar. abartıp kahve de yapmışım teyzeye bir ara, kendime geldiğimde annem evden çıkıp gitmem için para teklif ediyordu.
"anne, koy onu cebine,yapma" dedim. dinlemedi. haliyle şu an elimde bana teklif ettiği paranın 2 katı duruyor. ben hala teyzeye laf yetiştiriyorum. aklsdjlasd! ama paranın elde durması ayıptır, gidip bir Kat 3 yapalım gündüz gündüz.. cos'lar işiniz yoksa bir zıplayın be! hadi be hajı be?!

second chance for love: isabell

Aklım aşk meşk işlerine çalışmaya ve okumaya başladığımdan beri, aşkın tüm hallerinin kitaplarda daha iyi ifade edildiğini düşünüyorum. bilmiyorum ya da ben kelimelere çok fazla anlam yüklüyorum.. satır araları kesinlikle gerçek dünyadan farklı bir dünya. etrafınızda gördüklerinizden, yaşadıklarınızdan çok daha samimi, gerçek ve büyüleyici. (the new york times yorumu gibi oldu, bu ne be?!) gerçi şu yaşadığımız düzene de pek ayak uydurabilmiş ve adapte olabilmiş değilim. ben kendi hayal dünyamda yaşıyorum ve başka gezegenden geldim. İlerde de oğlumun adını Mars Bey koyup, büyüyünce NASA'ya gönderip, astronot olmasını sağlıcam.

Neyse çok ciddiyim ne kadar peri masalı varsa hepsine inanabilecek bir insanım. ha ama böyle bir şeyle karşılaşsam, sorgulamaz mıyım? herkesden fazla. beynim beni yine sallamayarak güvenlik duvarını etkinleştirir biliyorum. ama ne kadar "hopelessly romantic" kavramında bir insan olsam da bazen mide bulandırıcı ve can sıkıcı olaibliyor bu durum. diğer bir yandan da eğer yazı konusunda üretken ve hevesli bir insansanız, hayal gücünüzün yardımı ile kendi yarattığınız dünyayı, masalı, karakterleri kısacası "mutlu olduğunuz o yeri" diğerleri ile paylaşma fırsatınız vardır. çok içten savunuyorum bunu, kitaplar herşeyi bulabileceğiniz kadar geniş, sizi bir okur ve sürekli daha iyisini arayan bir insan olarak tatmin edebilecek yegane dünyadır."olsun demenin zor geldiği ve çocuk düşlerimizin bittiği" bir dünyada yaşarken, hayattan en kolay kaçıştır kitaplar. amaaaa dedik ya en güzeli;okumaktan haz duyduğun dünyaları, senin yaratabilmendir. yazmaktır.. işte "isabell"'in çıkış noktası da buydu.bir sıkımlık dişmacunundan -2 sene oldu- sonraki ilk projemizdi bu. bu işin bir süreç olduğu farkındalığı ile ben yazmaya devam ediyorum, diğerleri ise desteklemeye.. (1th theory: learning/writing is a process) ilk kitaptaki ruh halim kesinlikle şuan ki gibi değildi. o zaman yazmak benim için kirli kanın akmasını sağlamak demekti. şimdi ise bambaşka bir dünyada özgürce koşabilmek.. daha sakinim şimdilerde.. sanırım hem kachine hem angelica olabilmek bununla mümkün..


duble dip not: basım evinin dediğine göre, harlequin'den second chance serisi geliyormuş.. bu da beyaz, pembe, mor ve kırmızı seri tarzı birsey olucak. o yüzden harlequin bünyesindeki genç yazarların second chance serisi üzerine yoğunlaşması istendi. isabell'de de oynama yapılıyor bu yüzden. düşünülen "isabell" isminin "second chance for love: isabell" olma ihtimali yüksek. bir diğer not: kitabın kapağı konusunda arkadaş çevremden yardım istiyorum. yardım edin bir türlü beğenemiyorum. bu konuda önerisi olanı dinleriz, no problemo! kapakta olması gereken klasik bir harlequin erkeği ve kadını.. ama farklı olmalı! (bozdum kafayı) neyse ses edin gençler bir yardım edin. gömdüm.

09 Temmuz 2008

Sizofrenik Semptomlar..

Uzun zamandır yazamıyorum. bir sıkıntım var kendime bile anlatamıyorum. anlamsız ve tarifsiz sıkıntılarım ile "duygusuz" bir insan olmamak konusunda çok büyük çaba sarf ediyorum. bildiginiz gibi değil.. çok şükür şu sıcak ve bunaltan sıcaklar içinde bursa gibi dallama bir şehirde yapılabilecek en güzel şeyi yapıyorum şuan da. içiyorum.. kuzenler ile bulduk boş bir ev, toplanıp alkolün dibine vuruyoruz.

Efsane kuzenim serhat ile onun mutluluğunu kutlarken, dinlediğimiz şarkılardan mıdır bilinmez bir bunalım hali sardı bizi.. (çok gereksiz tabii olum ya..) çok absürd şarkılar dinliyoruz, kendimizden iğrendik lakin şu ortamda daha iyisini maalesef yapamıyoruz. ve ben her zaman ki gibi sarhoş halimde blog başına oturmuş bir nevi günah çıkarıyorum. arkada "listen to your heart" çalıyor, kuzenim "sen bana gitmek için gelmiştin" tarzında cümleler sarfediyor. fenalardayız..

"beni al" şarkısını haykıran bir diğer kuzenim ise ağlamaklı bana bakıyor. en berduşları benim ama toparlamak zorunda kalanda benim ne yazık ki. burdan yarın şu yazıklarımı okuyacak olan kuzenlerime "ağzınızla için cos'lar" demek istiyorum. ve türkiye'nin dört bir yanına dağılmış kardeşlerim için (!) kadeh kaldırıyorum -sonradan bana çemkirmesinler diye-.

"şarköy" semalarında rakı,şarap krizine girmiş kardeşim merve'ye, bi denecik dostum nergis efendiye, izmir'de tekila uzmanı kardeşim didem'e, thy elif'e vee etli ekmek kardeşim zehra'ya "cheers" diyorum. (bok için!) allah hepimizin mustahakını versin..

p.s. : nergis "sen pembesin dediler.. birşey diyemedim.. ne diyim.. ajsdhalskjd!"
ayrıcaaa 3 beyaz'dan uzak durmak lazım. "un,şeker,kokain!" bu senin için jem bey.

"kutuma gitmek istiyorum ben!"
-hamdi beyin teklifine yohum diyor!


cut it out!

19 Haziran 2008

those were the days,my friend..

Sonunda bitti. "Aman ortalama tutuyor mu? , "Lan ne oluyor kalıyor muyuz bu dersten?" derken bu yılıda bitirmiş bulunuyoruz. Ne kadar hayırlı bir yıl olduğu konusunda sabaha kadar tartışabiliriz ama şu yıla "the silent sufferer" yılı dememek elde değil. Ne çile çektik, ne çile.. Peh! hocalar bile sıkıldı bizden. Sene başından beri "Biz bir aileyiz, başarıcaz, anam birsey olmaz" gibi absürd tonla gaz cümlesini duymaktan ve söylemekten o kadar sıkıldık ki bizden sonra gelenler için hemen bir not hazırladık. "we are not a family! welcome to the jungle,kids.." Eğitim fakültesi tarihine de bu kürt notumuzla tarihe geçtik. İdare katta ki kümesten bozma "pink room" da ders yaptığımız ve hademe, çaycı, kantinci vs. tarzı görevliler tarafından yüksek lisans öğrencisi zannedildiğimiz için her avantajdan yararlanmış biz suny'ciler (!) kantinden plastik topumuzu da alıp, bugün okula veda etmiş bulunmaktayız. Uzun süre görüşmemek dilekleri ile tabii ki..

18 Haziran 2008

Terence Tereeenceee!!

Geçen ay radio be cool'da burak, göktuğ ve buğra üçlüsünün yaptığı programda, şeker kız candy'den epey söz etmişlerdi. Databank olarak bende gerekli araştırmaları onlar için yapmıştım. Şeker kız candy'i anne zoruyla izleyen bir genç olarak,(annem tam bir sayko) bu program kırmızı başlıklı kız'ın kötü yola düştüğü program kadar hoşuma gitmişti. Bende normal değilim anladığınız kadarıyla..neyse.. Programdan sonra karşı koyamadığım "şeker kız candy" izleme isteğime engel olamayıp,bölümleri tekrar tekrar izledim arkadaşım. evet.

Bizim çocukken izlediğimiz versiyonda herşey çok daha acıklıydı. Terry ile kavuşamıyorlardı falan filan.Tabii mutlu son manyağı bir insan olduğum için, aradım italyan versiyonunun daha kayda değer bir versiyon olduğunu farkettim. Terry yani italyan versiyonunda ki Terrence; bildiğiniz gibi zengin,serseri, ayyaş, çekici, gizemli, hoyrat ve en önemlisi de ihtiraslı bir genç arkadaşımızdı..(ha siktir diyor, aşık mı oldum ne?!) Neyse ilerleyen zamanlarda da bu uzun saçlı zibidi arkadaşımız formundan bir şey kaybetmiyor, aksine daha da tapılası bir hal alıyor. İtalyanca konuştuğu zamanda dadından yenmiyor arkadasım! Anlayacağınız annelerin, tam evlenilecek erkek gözüyle baktıkları sünepe Anthony'e, sigarası, uzun saçları ve siyah pelerini ile kaç basar bunu tartışmak istemiyorum, her cümlede bir Terry istiyorum. Kapatalım bu konuyu ..İtalyan versiyonu 15 bölümden oluşuyor,Terry'nin Broadway' de Shakespeare'i oynadığı candy'nin ise florence nightingale olduğu zamanlar..(o nedir ki? ahua)
Allem ediyorlar kallem ediyorlar sonunda kavuşuyorlar..Arada ki hareketler ve olaylar çok kayda değer değil anlayacağınız. Ama tam bir türk filmi tadında. İkisi de aşk acısı çekiyorlar deli gibi. Terrence tam bir tarık akan, candy ise saf, gururlu masum allahın belası hülya koçyiğit pozlarında,zülal hocanın dediği gibi "the silent sufferer" modları. Bizim izlediğimiz versiyonda, candy "tepedeki prens" dediği Albert ile evlenir. Aslında her ülkenin kendine göre bir son hazırlamasının olayı şudur; Candy'nin yaratıcıları Kyoka Mizuki ve Yumiko Igrashi arasında çıkan sorunlardan dolayı çizgi dizinin sona ermiş olması. Ama hayranlarının baskısı ile bir şekilde ortaya birden fazla versiyon çıkmıştır. AMA tekrar tekrar geçiyorum üzerinden, en iyi versiyon italyan versiyonu. Seslendirme müthiş ötesi. Zaten mutlu son da var, e daha ne istiyeyim diyorsunuz..Ama terry benim hasta olduğum ismi ile "terrence" tam hatunların aşık olmak istediği tarz da bir adammış ben bunu anladım. Leş, kürt, pis bir insan, uzak durulması gereken biri en azından(!) ama kıyafetleri, tavırları, umursamazlığı, yavşaklığı ve maalesef bizim acı çekme potansiyelimizi tavan yaptırması ile tam bir "harlequin erkeği" Terrence. Daha çocukken rengimi belli ettim ben sanırım. Annem Anthony derdi ben Terry derdim. O zamandan beri kadının içinde serseri biriyle evleneceğim korkusu aldı başını gidiyor. Sevmiyorum arkadasım sünepe, iyi aile çocuğu tarzı erkekleri.. Erkek gibi gelmiyor insana. İlle acı çekelim diye de o yüzden kaşınıyor kadın kısmı. Pek mutlu oldum candy'i izleyince, eski günlere kısacık bir gezi yaptık ama ben terrence'de takılı kalmış durumdayım. (vay salak!) Ve sözlerimi Candy'nin acıklı sesinden "terrenceee terrenceeee" şeklinde bitiririm. Allah mustahakımı vericek bununda farkındayım. İyi günler gençler birliği..

"Terrreeeeeeeeeeeenceeeeee, Terrrrreeeeeeeeenceeeeeeeee!"

p.s: biri vursun beni.

doğum günü çocuğu!

Bir elimde bir duble rakı, diğerinde sigaram.. terasta gerzek gibi hacı efendi'ye karşı içiyorum. Yavrum daha küçüksün diye bağırıyor. Cevap şu: Az önce bir yaş daha büyüdüm, küçük falan değilim. Kaç yaşına girdin diye sordu utanmadan. 39 dedim, içeri kaçtı. Yeni yaşımın ilk dakikalarında da ayağımda bahçıvan botlarım, kovboy gömleğimle (!) tam bir kamyoncu edasıyla içiyorum. Bu sene parti falan yok. İyice mütevazi olduk bu konuda..(!) İyi ki doğdum herhalde, ne biyim...

15 Haziran 2008

bana bir masal anlat baba..

Olgunlaşmadan anlayamıyorsunuz bazı şeylerin kıymetini. Bir erkeğin baba olmasını, annenizin sizin için her daim ne kadar ve ciddi şekilde endişelendiğini,anneliği,babalığı,birliği,aile olmayı.. Aynı çatı altında yaşayamazken, onlardan ayrıldığınızda hissettiğiniz eksiklik duygusu biraz olsun durumu kavramanıza yardımcı oluyor.. Başlangıçta o kadar seviniyorsunuz ki onlardan uzaklaştığınıza, o tarifsiz mutluluğun yerini özlem aldığında kendinizde şaşırıp kalıyorsunuz. Belki de evde ki baba kavramının sizi yıllarca ne kadar sıktığını düşünüp, onu özlemeniz sizi sinirlendiriyor. Niye? Zamanında istediklerinizi yapmanıza izin vermediği için.. Arkadaşlarınızla gece dışarı çıkamadığınız ya da her konuda kısıtlandığınız için.. Ne büyük kayıp ama..

Ama anlayamazdık onları..Ne kadar uzağa gidersek o kadar iyi olacağımıza inanıyorduk. Hepimiz türlü türlü yerlere dağıldık. Uzaklaştık o otoriteden. Şimdi ise deli gibi özlüyoruz onları. Bir şey olduğunda yine onları arıyor, yeri geldi mi anneyi pas geçiyor babaya ağlanıyoruz. O zaman bile taviz vermiyor ki yumuşayıp daha da koyvermeyelim kendimizi diye. Ne sevdiğini, ne kızdığını, ne de mutlulu olduğunu göstermezdi onlar. "BABA" olmanın verdiği yükü en iyi şekilde kaldırabilmek için katı olmak zorundaydılar. Bu arada sizin büyüdüğünüzü de asla kabul etmek istemediler tabii. Belki de bu kadar yaptıklarından sonra ben büyüdüm, gidiyorum demeniz; onun için dünya'nın en ağır cümlesiydi. Bilemezdik..

Ve bir babalar günün'de onu ne kadar sevdiğinizi söylerken, onun sesindeki şevkati ve sevgiyi duymak bir çok şeyi değiştiriyor biliyorum. Bundan üç sene önce ben yaşadım aynılarını. Ondan uzakta kaldığım ilk sefer değildi belki ama onun özleminin ne kadar yakıcı olduğunu öğrendiğim ilk zamandı. Hatırlarım daha çok küçükken, gece çalışmaya gidişlerini hiç anlayamazdım, her seferinde "beni de götür.." diye zırlardım arkasından. Annemin dizinin dibinde hıçkıra hıçkıra uyuyakalırdım. Eve her gelişini kapılarda karşıladım. Buna rağmen hep korktum ondan. Babaydı.Benim yapamadığım bir çok şeyi yapan,benim gezmediğim yerleri gezmiş, tanışmadığım insanların ne olduğuna çoktan karar vermiş, dünya'da ki en zeki adam. Biraz daha aklım başıma geldiğinde, büyüyünce onunla evleneceğimi düşünüyordum. Ondan daha iyisi yoktu ki.. Beni sevdiğini dile getirmese bile gözlerinden anlardım, başka bir erkeğe gerek yoktu. O hep yeterdi.

Büyüdüm, yaşlandı. Onun duygusal yönden en çok açık verdiği zaman, üniversite'ye başladığım zamandı. Bırakamadık birbirimizi. Ben baktım kal diye, o ağladı. Tek başımaydım, o yoktu. Ağladım, kırıldım, üzüldüm, sevdim ama o hala yoktu. Anladım ki; evden bir kere çıktık mı, geri dönüşü çok zor. Ama biliyorum ben hala onun "en büyük ve hep küçük" kalacak kızıyım. Sesini duymak, adını anmak, çatık kaşlarını düşünmek dünyanın en huzurlu şeyi herhalde.. Ve iyi bir erkek olmanın en güzel örneği. Çünkü, bir erkek, "iyi bir baba" olabildiği zaman erkektir. O zaman bilir paylaşmayı, sevmeyi, alışmayı, kızmamayı, özlemeyi.. Doğru, çünkü babam böyle söylerdi..

Şimdi yine birbirimizden uzak bir "babalar günü" daha geçirdik. Ama görüşmeye de gerek yok. Birbirimizi nasıl özlediğimizi, sevdiğimizi biliyoruz ki bu da yetiyor bize. O da biliyor.. "ben babamın kızıyım..."

İçlerindeki evlat sevgisi eksilmeden,açık vermeden günden güne artan, gözlerinde çocuklarıyla duyduğu gururun okunabildiği ve tam bir "baba" olabilen her erkeğin babalar günü kutlu olsun. İyi ki varsınız.

12 Haziran 2008

"hassiktir!" diyor "amma uyumusum be!"

Ölüm uykusundan sonunda kalkabildim. Ben 1534. rüyamı görürken çığrından çıkan bütün insanlara sesleniyorum "SAKİN OLUN LAN!" uyandım. durun azıcık. (buraya yazıyorum çünkü tüm mu$lu arkada$larım gibi sizde önce blog'a bakıyorsunuz..)
Neyseee..
Suny bölümünün eski$ehir gezisi bugün de devam edecek. Haberi olmayanlar için odun pazarı'nda olacağımızı söyleyelim. ayrıca; Isabell'in yazımına da orda devam ediyor olucam. Burdan mini mini paçi'minde içini rahatlatayım. Her $ey çok güzel gidiyor. Yeni bir beyaz dizi anlaya$ı getiriyoruz kitaba.

O zaman ak$ama görüşmek üzere diyerek yılmaz erdoğan'ın yedi uyuyanları'nı açıyoruz.


"Gracias, dove"

08 Haziran 2008

i'm on the road again

Finallerin çığrından çıkması ve istanbul'dan pek sevdiğim arkada$larımın gelmesiyle blog olayına biraz ara vermek zorunda kaldım. Ama yarın ki history of civilization finaline rağmen artık geri dönü$ yapmanın zamanı geldiğini dü$ünüyorum. Sanırım 10 gün kadar bir ara verdik, bu da yetti bize. Bu süreçte raporları yeti$tirdik, pek güzel oldu. Ama bu arada ki en güzel $ey, buğra ve göktuğ'nun eski$ehir'e gelmesiydi. Onların geli$i her zaman ki gibi en süper olaydı ama bu sefer daha bir zevk aldığımı söylemem lazım. Tabii bu ziyaretin en eğlenceli kısmı burak'ın da 2 günlüğüne de olsa aramızda olmasıydı. Eski$ehir'de son toplanı$ımızdı..o yüzden benden yana garip bir hüzün vardı hep. Ama aramızda çözemediğimiz ve bizi geren bir kaç konunun açıklığa kavuşmasıyla her$ey eski haline döndü. Bu son eski$ehir alkol haftası olsa da her zaman aptal bir gülümseme bırakıcak bende. Her güzel $eyin sonu vardır kli$esi ile bitirmek istiyorum yazımı. Blogumun saçma bir ilkokul günlüğüne dönüştüğünün de farkındayım. Elimde değil, mutluyum..(hay salak aksjdh!) Neyse Roma'ya geri dönü$ yapalım bakalım..

21 Mayıs 2008

sigara yasağı

sigara yasağı'nın öğrenciler üzerinde ki etkisi hiç de hoş değil. 2 gün önce okulun her yerinden alabileceğiniz sigaranın bugün satılmasını bırakın, içilmesine bile izin verilmemesi ayaklanmalara neden oldu. fakülteler önünde sigara içmeye çalışan her genci uyarmayı görev bilen diğer insanların ne kadar can sıkıcı olduğundan bahsetmek istemiyorum bile. oturduğunuz her cafe'de delici bakışlara maruz kalmanız mı yoksa sigara içebilmek için uygun mekan aramanız mı daha kötü karar da veremiyorum. ama bu sigara yasağı'nın bir çok tartışmaya neden olacağı da su götürmez bir gerçek. diğer bir yandan, sigara içen biri olarak bencillik yapıyorum, maalesef bunun da farkındayım. neyse. bok için seslerini burdan bile duyabiliyorum. bunun için sana ne kadar te$ekkür etsek az tayyip'ciğim.

fade out

Bahar yorgunluğunun melankoli ile iş birliği yaptığı bir başka gece.. sanırım melankoli hali buğra'dan bulaşıyor. msn'de olan insanların çoğu darlanmış durumda. herkes açmış bir şarkı, sözlere kitlenmiş durumda. bende her gece olduğu gibi bu gece de gereksiz hayat sorgulaması içindeyim. ama bu akşam ki diğerlerinden biraz daha farklı sanki. ne kadar unutulması gereken anı varsa hepsi su yüzüne çıkmış gibi. geri itmeye çalışıyorum onları, olmuyor.. işin en kötü tarafı ise artık böyle akşamlar için alkole bile gerek duymadığım.. bir şarkı, bir sigara ya da bir isim yetiyor.belki de yaklaşan yolculuk yapıyor beni böyle. keşke o vakit hiç gelmese.. sevdiğim her şey burda benimleyken onları bırakması o kadar zor geliyor ki..

güzel anıların hepsini tekrar tekrar hatırlayıp unutulmaz kılmak en iyisi belki de. uzakta olunca bir tek onlar olacak yanımda.. yine blogda yazıcam, en güzel şarkılarımı dinlerken. düşünücem iyi-kötü yaşadığım herşeyi. kendi kendime yad edicem herkesi, kendi kendime doldurucam boş yerleri. hayatımın dönüm noktası olan şu üniversite yıllarının, bende nasıl etkiler bıraktığını yazıcam sanırım bir kenara. şımarık polyanna'dan, gaddar o kadın'a dönüştüğüm yılları.. çok komik geliyor şu an aldığım hal. benim düşlediğim kadın, bu değildi. annesinin aşk şarkıları ile büyüttüğü, darlayacak kadar romantik olan, hayata karşı o pembe gözlükleri hiç çıkarmayan aptal bir kadındı hayalimdeki.farkettim ki öyküyü yanlış yazmışım.

yanlış tercihlerimin acısını çekiyorum şuan. zamanında uzak durmam gerektiğini düşündüğüm insandan kaçarken, hiç bulaşmamam gereken bir insana çarptığımı yeni anlıyorum. o zamanlar her bir araya gelişin ne kadar acı verdiğini göremiyormuşum. sırf kaybetmemek uğruna dost oluyormuşum, canımı verecek kadar değer veriyormuşum. ve bu insanları hep korkutuyormuş, sizinle bir araya gelmemek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlarmış.

bunları kabul etmek benim gibi hayal dünyasında yaşayanlar için çok zordur. kendimizi kandırmayı daha iyi beceririz biz. yok olanı var eder, mutsuzluğu mutluluğa, belkileri evet'e çeviririz. ve yine kendimizi kandırırız. yapı meselesi sanırım bu.ama hissettiklerim kesinlikle pişmanlık değil. gitmeden önce, bunları hazmetmem, alışmaya çalışmam gerekiyordu. bende aynen öyle yapıyorum. daha yakın zamanda yaşadığım mutlulukları hatırlıyorum hep. ama artık yeni anılar için gitme vakti yaklaşıyor. hayal dünyasına yeni bir yer ekleme, eski benden yeni bir ben yaratmanın zamanı şimdi. yaşamaya korktuğum her güzel şeyin verdiği tarifsiz hazımsızlık ile dostlarıma, aşklarıma ve aileme "hoşçakalın" demem gerek. "keşke" demeden "pişman" olmadan yaşadığım hayata tekrar bir göz atıp, teselli aradığımda bendeki anılarınızdan destek alıcam.

eski$ehir,istanbul ve konya'da ki dostlarıma selam ederim.
gelişerek değişmek adına hodcakalın! =)

18 Mayıs 2008

eski$ehir idneler derneği: mu$ ovası sıra geceleri

düşünülenden eksik ve yitik başladık alkol haftasına. moraller bozuktu, zehra gelemiyordu, sınavlar vardı, istanbul'dan problem ha çıktı çıkıcak derken az kalsın çatlıyorduk, o kadar daraldık. ama dedim ya o yitiklik, eksiklik duygusuna rağmen istanbul ve eski$ehir'i bir araya getirmeyi başardık.

bir araya gelişi kutlamak, bir araya gelmek kadar zordu. cuma toplandık, pazartesiye kadar içemedik. hep bir şey çıkıyordu. ama sonunda zafer bizim oldu ve pazartesi dahil şu geceye kadar kendimizi bilmeksizin içtik.. yad ettik anılarımızı, sevdiklerimizi, geçmişe dair iyi-kötü ne varsa herşeyi. bu sefer hiç birimiz ağlamıyordu, teselli etmiyorduk birbirimizi. ilgiye, şevkate ya da öneriye ihtiyacımız yoktu. sadece birlikte olmalıydık. eski$ehir'de ki son 1 ayımın ve dostluğumuzun adına.

daha öncede söylemiştim ya "birçok kişinin kulaklarını çınlatacağız" diye aynen öyle oldu. her şeyden malzememiz vardı. biraz ondan biraz bundan konuşurken farkettim ki 6 sene önce ki kişiliklerimizin yerinde yeller esiyor. bir şeyler olmuş hepimize. acıya alıştığımızı ve bununla olgunlaştığımızı göremeyecek kadar hayatın trafiğine takılmış gidiyoruz, ayrı düşmüşüz tercihlerimizle. zaman azaldıkça bazı şeylerin farkına varmakta zorunlu hale gelmiş. bizde farkında olmadan akan giden zamana dur demek adına içtik sanırım. (kötü bir sebeb gibi göründüğünün farkındayım,inanın göründüğü gibi değil =p)

neyse; "hayat güzel, tercihler zor, dostluklar vurucu, aşklar öldürücüdür" felsefemizi kendilerine hatırlatarak, nergis ve merve'nin gözlerinden öpüyorum. zannetmesinler ki zehra ve elif'i unuttum. yok öyle birsey unutmadım,seviyorum,akıllı olun, aklınızı alırım.hodcakalın necatiler!

13 Mayıs 2008

where is my mind?

3-4 gündür blog'da olmamanın acısını bu akşamdan itibaren çıkarmayı düşünüyorum. arkamda duran öfkeli ve sarhoş kalabalığın hikayeci genci olarak sizlere anlatacak çok şeyim var. akşama birazda alkolün yardımı ile devam edelim bakalım. ha ayrıca blog'da ip atlıyorum,niyazi. oeeh.

09 Mayıs 2008

glow in the dark

bu gece glow'da ibrahim ve arkandalarının cazgır grubu "birileri" ve dinleye dinleye bir türlü doyamadığımız RomanistLatino sahne alacak. birileri ile 70'lerin ve 80'lerin unutulmaz disco parçalarında kendini dağıtacak olan eski$ehir'in leş bir o kadar da ağır başlı takılan(!) gençliği, roman-balkan havalarında goran damarlarının tuttuğunu farkedip kendilerini rezil kepaze ediceklerdir. ilgilenen arkadaşlar, unutmasınlar ki biletlere bir telefon kadar yakınlar.

korkma canım, ara, sana da bilet var.. herkese bilet var..sakin ol.