24 Eylül 2008

wicked game..

çok eğlenceliyiz.. süperiz.. biz böyle tökezleriz arkadas.. garip bir oyun oynuyoruz ama sonunda kimsenin daha fazla yara almayacağı ya da kazanamayacağı. hep bir tarafın; eksik, hatalı, kendinde birsey düzeltmesi gerektigi bir oyun. herseye ragmen güzel ama kaybetmemek adına çaba harcanması gerekiyor, zaman gerekiyor.. ve samimiyet.. çok şart! eglenceli, sevgi pıtırcıgı ama aynı zamanda ciddi bir insan olmak istiyorum aynen bu tarz insanlarıda yakınımda görmek isterim hani =p ama yine diyorum herseye ragmen;

"this love is a strange love.."

tabii şu da var;

I wanna know what love is
I want you to show me
I wanna feel what love is
I know you can show me..

09 Eylül 2008

dişi yakarış?!

Ben, bizzat sağlam "dişi yakarış" butonu olan hatunlardanım.. çok ciddiyim. tribimi de atarım, çığlıda basarım. (vahşi?) neyse ama grey's anatomy'nin 2. sezonunu izlerken farkettim ki Meredith çok fena çok.. şimdi 2. sezonun 23 bölümünde (bakın işinize yarar diye veriyorum bilgileri.. =p) totor beyler aralarında meredith kızımızı paylaşamazlar. Mc dreamy yani totor Derek bilindigi gibi meredith'in uzatmalı ve penaltılarda -hep- yenilen sevdiceği. derek, ay eski karım mı aman meredith mi derken ipin ucunu kaçırıyor ve meredith'i her kulvarda tatmin edememeye başlıyor. meredith boş durmaz tabii veteriner Finn ile çıkıyor. bu noktadan sonra derek geri almak için, finn elde tutmak için bir sürü sey yapıyorlar..ama nafile ikisi de birbirinden beceriksiz.. haliyle olaylar gelişiyor, meredith darlanıyor ve son sahne;

meredith'in evinin önünde.. derek ve meredith "romantik" bir akşam yemeğinden sonra "içeri bir şeyler içmek için gelir misin?" ve " yok ben almıyayım, geç oldu" triplerini yaşarken finn elinde meredith' in en sevdiği şey olan çilekli dondurma ile gelir. totor beyler birbirine girer..

meredith şu konuşmasıyla bölümü kapatır:

"hey! hayalim böyle değildi. sizin birbirinize bakmak yerine bana bakmanız gerekiyordu. lanet olsun (hay şit ya) şu gece için kuaföre gittim. kaşımı,bıyığımı aldırdım. ağda yaptırdım. elime geçen ne? koca bir hiç! romantizm istiyorum ben. ateş... tutku istiyorum. kendimi kadın gibi hissetmek istiyorum. defolun gidin burdan..."

der hem beni benden alır, hem totor beyleri şok eder. o kadar ağda yaptırmış, boşa gitmiş, bir de gece yanlız uyuyacak. ohoo meredith çıldırmasın da ben mi çıldırayım şimdi?

paçi için edit(her zaman ki gibi) : yılın en iyi yakarışı buydu. "şit! i wanna feel passion!" ona göre.. =))

08 Eylül 2008

bir nedeni yok..

Geçenlerde ek$i'de küçük iskender'in bir yazısına denk geldim. "bir nedeni yok yalnızca öptüm" diye.. uzun zamandır bu tarz yazılardan uzak durmaya çalışıyordum zira cezmi ersöz sinirlerimle yeterince oynamıştı evvel zaman içinde. sonuç; haddinden fazla güzel bir yazı.. -ki su hayatta murathan mungan tarzı insanlar olmasa asla bu yazıyı bir erkeğin yazabileceğine inanmam.- insana kendisi için yazılmış hissi veriyor. samimi yani. özellikle benim dibim düştü okurken. cidden üstüme aldım yazıyı, cok fena. alskdj! çok dardayım herhalde! neyse üşenmeyin şunu bir okuyun. pişman olmazsınız. valla..okumayan pişman.

********
"Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. bekledim. beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. evet, bilmiyordum. bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. sevişirken sözlük kullanıyordum hala. ama, seni seviyordum. ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. sana yaklaşamıyordum. yasaklanmıştın adeta. çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. küçük bir ateş. küçücük bir ateştin sen. sönmekten ürken bir ateş. bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. aşkın mecali kalmamıştı. sessizce sokuldum yanına. acıyla irkildin. gülümsedim. gülümsememe anlam veremedin elbette. kimdi bu? ne istiyordu? tanımadığın biri. hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. fuzuli bir beden, karşındaki. usulca uzandım,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. uzayın adını ben koymadım. uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. rahatlatır beni o. bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. romantizme uyum sağlamak için de değil. öyle. işin gerçeği budur. yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. lekesiz bir yalnızlık. lekelenmeye müsait bir yalnızlık. tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. pişmansın. pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. olmuyor tabii. olmuyor. sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. beni anlayacağın günler gelecek. beni de göreceksin. benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. korkma lütfen,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. çay pişiririz. çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. sonra da sen anlatırsın: sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. ben sıkılmam. ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. bir insan, bir insanı sıkamaz. bir insan canı isterse sıkılır. hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. endişelenmen gereksiz,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. başkalaşmaya çalışıyorum. gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. değişmek, hiç de zor değil. yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. evet, tıpkı bu. sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. birlikte dansedebilmek gibi. sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. ve ciddi. ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. masallarla geliyorum. efsanelerle geliyorum. herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. artniyetsizim. inan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. aklıma yayıldın. ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: ortadaydım işte! bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. hayır! melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. kusura bakma, kafam biraz dağınık,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. kızmamalısın. darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! gerçekten kırıyorsun beni,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. insanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. yapacak çok işimiz var. dövüşecek çok düşmanımız var. kucaklayacak çok arkadaşımız var. bizim sebebimiz bu. bizim fazlalığımız bu. belki de iksirimiz. kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. yalan söylemiyorum

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. çikolata bile kurtlanabilir. dondurma erir. çiçek solar. galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! birer hatıraya dönüşseler bile! kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . yüzüme öyle bakma nefretle,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. kimbilir, doğrudur belki de! . adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? romantizmin tehlikesi büyük! romantizmin tehlikesi büyük! romantizmin esrarı büyüleyici! romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı! ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. yani, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. özveri denebilir buna. evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. insan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . sakın ha üstüne alınma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

ben seni kırmak için yaratılmadım. uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? seni kaybettim. bunu biliyorum. seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. ortadaydı. bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. hala da saygıyla ağlıyorum. büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. inadıma öfkeleniyorsun. seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. bu da aşk işte! bu da entrika! bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! dur, dur, bağırma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

bunlar da geçecek şüphesiz. seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. yaralandım. bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. bir gerçek aramıyorum felakete. bir bahane göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. eğer hissediyorsan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. o rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. dokunamadım sana. parmakuçlarım neşterdi çünkü. kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.


KÜÇÜK iskender..

p.s.: tekrar tekrar okuyorum. bana yazıldığını düşünüyorum. ve lanet olsun bazen bencil olmayı seviyorum.. oeeh..

bir gün sonra tekrar okunur edit verilir, olaylar gelişir..
1 gün sonra edit: banane bana yazıldı.. askjd!

03 Eylül 2008

my angel gabriel..

Yazamıyorum şu sıralar.. ama anlatacak çok şeyim var. Bu yüzden kendimi farklı yollarla ifade etmeye çalışıcam. yeri gelecek kitaplardan alıntı yapıcam, yeri gelecek şarkı sözlerini size dayıcam ama bir şekilde kendimi ifade edicem. misal;

i can fly
but i want his wings
i can shine even in the darkness
but i crave the light that he brings
revel in the songs that he sings
my angel gabriel

i can love
but i need his heart
i am strong even on my own
but from him i never want to part
he's been there since the very start
my angel gabriel

bless the day he came to be
angel's wings carried him to me
heavenly

i can fly..

budur yani.

15 Ağustos 2008

İyi sevgili olamayan erkekler...

Vatan gazetesi yazarlarından Reha Muhtar'ın, 5 Ağustos'ta ki "iyi sevgili olamayan erkekler" yazısı,neredeyse tüm arkadaşlarım tarafından -ibnelik olsun diye mi yapıyorlar, bilmiyorum- mailime atılmış. Kendisini pek sevmem, şahsi kanaatim adamın da pek sağlam ayak olmadığı yönünde, neyse.Ama bu yazısı gayet mantıklı geldi bana. Ama burdan mailleri yollayan arkadaşlarıma da dönüp kendi kıçlarını toplamalarını söyler, bizzat sağlı sollu öperim. kasjd! (yerim len.. =) )

....
Her nedense hiçbir erkek kondurmaz kendisine “iyi bir sevgili olamadığını...”
Kartaloz zamparalar “benden iyi koca değil, iyi sevgili olur” türünden vecizeler yumurtlarlar ki, etraftaki dişilere mesaj yollasınlar...
Mesajın meali şudur:
“Siz benim evli olduğuma bakmayın... Ben iyi sevgiliyimdir...”
Oysa etrafta bu kadar iyi sevgili olan erkek olsaydı, bu yalnız kadın, kankaları kadınlarla baş başa kalmazdı...
Ben yıllardır duymuyorum hiçbir kadından şöylesine bir söz:
“Bir erkek arkadaşım var... Öyle iyi bir sevgili ki... Öyle mutluyum ki...”

...


Bu kadar güzel ve yalnız kadın “etrafta iyi bir sevgili yok” diyorsa, bu adamlar kendilerini nasıl iyi sevgili olarak sıfatlandırıyor...
Esasen erkeğin iyi bir sevgili olabilmesi için, “erkekliği oturmuş tam bir erkek gibi olması gerekir...”
Ayrıca bu da yetmez...
Kafasında karşısındaki kadını sevgili diye oturtması gerekir...
Takılmakla sevgili olmak aynı şeyler değildir...
Erkekler takıldıklarını sevgili zanneder...

...


Kadınlar ise, kendilerini düşüneni, arayıp soranı, gerektiğinde kollayanı, hatta kendisini sevip kıskananı sevgili olarak bellerler...
Kadınların sürekli oyunlar icat etmelerinin nedeni erkekleri sınamaktır...
Bir başka erkekten bahsederler, gözlerinin ucuyla kendi erkeklerini süzerler...
“Bakalım kıskanacak mı?”
Kıskanıyorsa, önemsiyor demektir...
Kıskanmıyorsa kadın yerine koymuyor takılıyor anlamına gelir...

...


Durup dururken çok da mantıklı olmayan bir şey yapmasını isterler erkeklerinden...
Yapıyorsa “beni önemsiyor” diye düşünürler...
Yapmıyorsa, depresifleşirler...
Kadın oyun oynayacak erkek arar...
Arar ki, erkek kendisini seviyor mu önemsiyor mu anlayıversin...
Oysa bugün yalnız ve güzel kadınlar “oynayacak erkek” bile bulamıyorlar...
Çevrelerindeki erkekler “oynanacak pozisyona bile gelmiyorlar...”
İyi sevgili olurlarmış...
Hadi canım sen de...
Şu anda oyun bile oynanamıyor zat-ı alileriyle...


....

p.s: bold ile yazılan yerler benim fikrim değil. tribal bir yazı olarak algılanmasın.. yazının orj. hali bu.

13 Ağustos 2008

Olasılıksız

spoiler

....

"Satranç hayat gibidir David," demişti babası. "Her parçasının kendi işlevi vardır. Bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü. Bazıları oyunun başında işe yarar, bazılarıysa sonunda. Ama kazanmak için hepsini kullanmak zorundasın. Aynen hayatta olduğu gibi, satrançta da skor tutulmaz. On parçanı kaybedip, yine de kazanabilirsin oyunu. Satrancın güzelliği budur işte. İşler her an tersine dönebilir. Kazanmak için yapman gereken tek şey tahtanın üzerindeki olası hamleleri ve anlamlarını iyi bilmek ve karşındakinin ne yapacağını kestirebilmek."

....

12 Ağustos 2008

It's in the blood

Daha önce onun hakkında yazdım. Hakkında yazdığım-yazabildiğim nadir insanlardan o. Sigarasını soğuk seven, rakı insanı.. Kendi hakkında da bir şeyler okumayı seviyor, biliyorum. Bu yüzden, onun dünkü doğum günü şerefine, anı defteri ve günlük şeklinde kullandığım şu blog'a bir şeyler karalamak istedim.

Eski erkek arkadaşım bir yerlerde, kendi hayat görüşüyle bağdaştırdığım şöyle bir cümle kurmuş; "i can see clearly now.." diye. İşte zehra konusunda kafamda dönüp duran cümle tam olarak bu.

Şu son 2-3 günde dostlarımla yaşadığım olaylar, söz konusu olan muhabbetler beni zehra yönünde daha da aydınlattı. Acemice yaşadığım şu hayatta en az yalanla paylaştığım dostluk onun ki.. Her zaman kaçış yolu olarak sarıldığım beyaz yalanlardan nasibini en az alan insanlardan. Hayatımda tutmayı başarmam gereken biri..

Hep kaygan bir zeminde can çekişen hayatını, benim nasıl yaşamam gerektiğini bilemediğim hayatımla harmanlayıp renklendirebildi kendileri.Bu sebeble, şuan ciddi zorluklarla yürüttüğümüz dostluğumuz; hayallerimizde, zehra'nın eskişehir'de ki yurt odasında kendine yer buluyor. O pc başında beni darlamak için şarkı seçiyor, ben cam kenarında elimde bir duble rakıyla "seviyorum ama arkadaşım" nidaları atıyorum. Ve kadehlerimizi sevdiklerimize kaldırıyoruz. Hayallerimizde ki bir başka yerde yine içiyoruz tabii. -her zaman yaptığımız gibi- ben dans ediyorum, o buna yanaşmadığı için bir kenarda durmuş gülerek bana tempo tutuyor. Ama en güzelinde ise; yanlız o. Çatıya çıkmış lanet, yine içiyor. O güzel havada "without you" dinlerken, tek eksiğinin ben olduğumu düşünüp mesaj atıyor.

Ve onun yaptığı gibi bu akşam da ben onun şerefine içiyorum. Belki çatıda oturup hayatı sorgulamıyorum, ama "in the blood" dinleyip "hiç çıkma hayatımdan, efsane olalım" diyorum.
Onunla yaşadığım her "net ve efsane" anıya, dakikalara içiyorum. Bazen güzel şeylere içmek gerekiyor değil mi?

Nice senelere konyalı. Hayatı dilediğimiz gibi ve birbirimizin hep en yakını olarak yaşamak adına, sıradaki şarkı muse'dan "hysteria". İbo, mahsun ve tabii ki özcan için.. =)

14 Temmuz 2008

hepi vikend!

Süper ötesi bir hafta sonundan sonra, şu yazıma "sevgili blog" şeklinde başlamak isterdim zira 2 günlüğüne çocukluğuma geri döndüm, çok mutluyum.ilkokulda günlüklerimizde yazdığımız hafta sonları kadar superito geçti bu haftasonu. ilk önce "yaz okulu pretisi " kız kardeşim izmir'den geldi. hemen kuzenler birliğini topladık, küsleri barıştırdık, eskileri karıştırdık, yenilere ortam yaptık.

pazar günü süper mario'nun yandan yemişi, evimizin direği, kontrol manyağı, efsane insan babamın dahiyane(abartma kamuran..) fikriyle sülalede ne kadar insan varsa hepsini topladık misi'ye pikniğe gittik. cumartesi gecesi dışardaydık, bünyede alkol vardı falan neyse pazar sabahı normal saatlerde pikniğe gidiceğimizi düşünerek geç yattık ama yanılmışız.

sabahın 5'nde misi'deydik. psikopat ailenin, psikopat gençleri olarak tabii ki bu durumu yadırgadık, fakat her ortama kısa sürede adaptasyonu sağlayabilen bünyelerimiz hemen kuşlara, böceklere sardı. akşama kadar perişan olduk olmasına ama abuk sabuk ne kadar aktivite varsa hepsini yaptık ve çok utanarak söylüyorum bunların hepsinden de zevk aldık.

ama ben saatlerce salıncakta sallandım arkadaşım. veletler benim yüzümden kavga etti. "abla ya in artık ya biz de sallancaaaaaaz!! ... yaa anne inmiyor bu abla?!?!" şeklinde bağrışmalara hiç aldırmadım. evet saatlerce sallandım. Amélie gibi elimi pirinç, un tarzı çuvalların içine de sokuyorum, çaktırmayın.

tamam lan tamam bitiriyorum..

ilkokulda yazdığım bir günlüğüm vardı, şayet hala aynı kalemden insan olsaydım o günü aynen şöyle yazıcaktım günlüğüme;

"sevgili günlük, bugün kuzenlerimle pikniğe gittik. ip atladık, top oynadık, salıncakta sallandık, tavla oynadık, okey oynadık, çok eğlendik. ben hamakta yatıp örtmenim abuzettin'in verdiği kitabı okudum. biraz ders yaptım. ailemi ve kuzenlerimi çok seviyorum günlük. iyi ki varlar. çok mutluyum çok!!!!"

hiç bir abartma yok, şimdi açıp baktım günlüğüme aynı ifadeler, aynı polyanna cümleleri.. anladım ki bir yanımız hep çocuk kalıyor. aman pek de iyi oluyor. zira şuan yanaklarım heide'nin yanakları kadar -mutlu- kırmızı, sesim ise şeker kız candy'nin sesi kadar canlı ve sinir bozucu.

lanet olsun "sevgili blog" ota boka eğleniyorum ama tek sorun; ben hala sallanmak istiyorum...

not bu: izmir'e gidince geçicek bu hallerim, söz veriyorum sevgili blog! (dayak yemeğe ihtiyacım var?!)

11 Temmuz 2008

bu hangi şarkı laaaaan?!?!

tamam kabul ediyorum, bazı konularda takıntılarım var. bir kaş- göz hareketine, isme, harekete, tonlarca bulamadığım şarkılara.. herşeye gıcık olabilirim, insanı darlayabilirim. ama farkettim ki bazen bu takıntılar güzel olabiliyormuş. dün kat 3'te günlük alkol alımını gerçekleştirirken, uzun zamandır kafamda deli gibi çalan ama adını bir türlü hatırlayamadığım şarkıyı duydum. gabrielle'nin out of reach şarkısıymış. hemen öğrendik. bridget jones'un soundtrack'ten.. bu arada kat 3 çalışanları için hoş bir müşteri değilim sürekli şunu istiyorum!, bunu getirin!, lan bu şarkı neaa? diye darladığım için kaçıyorlar benden. neyse bir kaç şarkı daha yazıyorum şöyle kenara kenara, mutlaka dinleyin.. bunlar şu sıralar favorilerim..

gabrielle- out of reach
dolores o'riordan-butterfly
redd- mutlu olmak için
redd-dünya
redd- çığlık çığlığa
sam sparro- black & gold
duffy- mercy
finger eleven- paralyzer
riverside- conceiving you
riverside- i believe
3 doors down- landing in london
tristâme - without you
iggy pop - the passenger
agua de annique - day after yesterday
..

10 Temmuz 2008

annecim, bas git!

periodik olarak çileden çıktığımız için, bugün evde olan temizlik curcunası bizi hiç mi hiç etkilemiyordu. taa ki ben temizlikçi teyzeyi ayartıp, işinden alıkoyana kadar. abartıp kahve de yapmışım teyzeye bir ara, kendime geldiğimde annem evden çıkıp gitmem için para teklif ediyordu.
"anne, koy onu cebine,yapma" dedim. dinlemedi. haliyle şu an elimde bana teklif ettiği paranın 2 katı duruyor. ben hala teyzeye laf yetiştiriyorum. aklsdjlasd! ama paranın elde durması ayıptır, gidip bir Kat 3 yapalım gündüz gündüz.. cos'lar işiniz yoksa bir zıplayın be! hadi be hajı be?!